hemen tıkla...

Hüseyin Avni Dede

Okulumuzun ilk mezunlarından olan Hüseyin Avni Dede’yi tanımayan var mıdır acaba? Çınaraltı’nın meşhur “dede”si…

Değerini bilmediğimiz kıymetlerimizdendir kendisi…

Zannediyorum 1984 ya da 1985 yıllarıydı. Ben de 18 /19 yaşlarımda. O zamanlar Hilmi adında bir arkadaşım var. Kendisi şimdilerde tiyatro oyunculuğu yapıyor. Çoğu zaman yardımcı oyuncu olarak çalışıyor. O zamanlar müthiş Zeki Alaysa- Metin Akpınar hayranıydı. Bulduğu her ortam ve şartta bize “Yasaklar “oyunundan bölümler oynuyor. Hele birde Metin Akpınar taklidi yaparak melûl melûl bakması yok mu?

Bazen Hilmi ile bazen de birkaç arkadaş daha Beyoğlu’na çıkar, Beşiktaş’ta; ya Çiçek Pasajı’nda bira içer ya da Nevi zade’de rakı içer demlenirdik.

Hüseyin Avni Dede

İşte o günlerde; pasaklı, pejmürde gelen bir adam çok dikkatimi çekiyor… Omuzlarından aşağı saçları, Göğüslerinde sakalları, birbirine karışmış gibi… Siyah bir pardösü ya da cübbe, giymiş, izbe bir apartman girişinde, yere bir sürü kitaplar dizmiş, kâh şarap içiyor, kâh şiirler okuyup; etrafına insan çekmeye çalışıyor. Sadece birkaç kitap satabilmek için…

Hatırladığım kadarıyla Türkan adında bir sevdiği varmış. Yazdığı şiirler ağırlıklı olarak ona olsa da dünyayı ve bakış açılarını irdeleyen şiirlerinden oluşan kitaplarını kendi bastırıp, kendi satmaya çabalıyordu. Sebebi üç beş kuruş kazanıp, şarap alabilmek ve yeni şiirler yazabilmek için…

O zamanlar olayı dışarıdan böyle görüyoruz tabii…

Serde şairlik var ya bizde de. E! adam da okuyor. Kendi isteğimizle çömeldik tezgâhın başına. Bizi umursamıyor bile. Alıcı olarak görmüyor belki de. Onun dikkati kalabalıkta. Taşlı gümüş yüzük taktığı parmaklarıyla gecenin karanlığına şiirlerini çizerek müşteri çekmeye çalışıyor…

Üç ya da dört kitabını aldık yanılmıyorsam. Geceye devam etmek üzere ayrıldık oradan. Rakımızı içtik, Çigan müziğimizi dinledik, akordeoncu madam Anahit e bahşişimizi verdik, eğlendik ve en sonunda geceyi bitirmek üzere Taksim gezi parkına geldik. Hilmi ile beraber; iki bankın sırtına verdik ağırlıklarımızı, açtık kitapları bir o okuyor, bir ben… Rast gele sayfalardan şiirler okuyoruz, ne okuduğumuzun da farkında değiliz belki…

Rast gele bir sayfa açtım… Şiiri okudum… Dondum kaldım… Hilmi, “Yuh!” dedi… “ Bu nasıl bir şiir be abi…” Başa dönüp tekrar okudum. Dönüp tekrar… Alıştırma yapıyorum sanki… Şiiri bellemişim, şairin kendisi gibi, gecenin karanlığına çizip şiiri ellerimle, tekrar tekrar okuyordum… Ben okuyorum, Hilmi benden daha zom halde “ Bir daha!” diyor ve ben gene okuyorum…

Hilmi “ Bir daha! “ dedikçe ben gaza gelmişim, zannedersiniz İstanbul’un en iyi şiir okuyan adamıyım. “ Kalk ulan!” dedim, “Gidiyoruz… Ben bu şiiri şairine okuyacağım!” İndik Beyoğlu’na tekrar. Ben hâlâ Hilmi’nin duyacağı şekilde okuduğumu zannederek gelenin geçenin bize baktığını fark etmeden, içinden gelen ses tonuyla okuyorum, bıkmamacasına…

Zannedersem yirmi, otuz adım kala, sağ elimin işaret parmağını havaya kaldırıp, gözümü şaire dikip, şiiri okumaya başladım… Benim sesimi ve kendi şiirini duyan şair bana dönüp yürümeye başladı… Ben de ona doğru yürüyorum… İkimiz Beyoğlu’nun ortasında aynı anda aynı şiiri okuyoruz, birbirimize doğru yürürken ve ellerimiz havada şiiri çizip, zifiri bölerek…

Ağaçlar son duruşundaydı,
Tel örgüler içindeydi zaman…
Ben suçsuz günahsız adam,
Bilmiyordum karıncaların yaşadığını,
Fillerin göbeğinde…

Cebimde altı erik çekirdeği,
Biri, iyilik karşılığı fidan,
Diğeri çok kötü sahipsizdi,
Geri kalanlar ise,
Açlığa karşı yarım diş soğan…

Ya tarlasını süremeyenlerle,
Korkuluğa konan kargalar?
Onlarda aç değiller miydi?
Ben ölmeden önce…

Beyoğlu’nun o gece karanlığı ve kalabalığı etrafımıza toplanmış bizi dinliyordu, Şiirin bitiminde kıyamet gibi bir alkış koptu. Sonunda şair lütfedip “ Ben ölmeden önce” isimli kitabını imzalayıp hediye etti bize. Yıllar sonra “Bunlar ne işe yarayacak ki?” diye çöpe atıldığını öğrendiğimde…

Yıllar gelip geçti ve zaman dilimlerinde askerlik, evlilik, iş, güç mücadele derken o günler de unutuldu gitti. Bir gün gazete kupüründe öldüğünü okumuş oldukça üzülmüştüm. Bundan 1,5 – 2 ay kadar önce de gene bir gazete haberinde yaşadığın yaşadığını okudum. Hâlâ Beyazıt çınar altında, köstekli saat ve kitaplarını sattığını…

Birkaç gün önce ziyaretine gittim. Yukarıda yazdıklarımı anlattım, hatırlamadı doğal olarak… Bu siteden, şiirlerimden bahsettim… Hatta birkaç şiirimi okudum. Hepinize de yürek ve şiir dolusu selam gönderdi…

Kendisini saygıyla selamlıyor, şairliği önünde eğiliyorum…

Edebiyat ile uğraşmaya ve gönül sözlerimi dinleyip yazmaya başladığımdan beri aldığım ilk mükâfat ve ödül olan “ Haftanın yazarı” seçilmemi bu sabah gururla öğrendim. En başta beni seçen site yönetimi ve editörleri, mesaj göndererek beni kutlayan dostları, bu güne kadar okuyan, yorumlayan, eleştiren, yüreklendiren, yeren ama bir yazdıran var ki en çok da ona ve ayrı gayrı gözetmeksizin hepinize sonsuz teşekkürler ediyorum… Var olun hepiniz… Var olmalısınız…

Alıntı / K. Ocak

0% Oyla
Yazan - Şub 27 2014. Kategori Mezunlarımızdan Haberler, Ünlü Mezunlarımız. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yapabilmek için, kayıtlı olmanız gerekmektedir Giriş

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım: SetuP Bilgisayar