hemen tıkla...

Mezunlar Günü Bizi St. Petersburg’a Götürdü

Eski arkadaşları görmek güzel olur diye bu sene ilk kez katıldım mezunlar gününe. Güzel olur ne kelime. Muhteşem oldu. Rekabet dolu iş ortamlarında yıllarca çalışıp insani ilişkilerden uzak kaldığımı buraya gelince anladım. Herkesin arkadaşlık hissini gerçek anlamıyla yaşamak için böyle günleri fırsat bildiğini, dostluğun ve iki çift güzel sözün okul arkadaşları arasında tadını bulduğunu idrak ettim. Çocukken önemini anlamadığımız bu toplantıların yıllar geçtikçe neden bu kadar değer kazandığını gördüm. Güzel bir eğlenceye gidip coşarsınız da o yorgunlukla eve gelip deliksiz uyur sabah kafanız boşalmış kalkarsınız ya işte o gün de bana bu hissi verdi. İyi ki gitmişim dedim.

Okul hayatım boyunca aynı çevrede olduğum için mezuniyet günü karşılaştığım arkadaşlarımın büyük bir kısmı ilkokul ve ortaokulu beraber okuduğum arkadaşlardı. Kökleri çok eskilere dayanan ve çocukluğu da kapsayan ilişkiler insana çok keyif veriyor gerçekten. Kimisiyle ara sıra karşılaştık görüştük. Kimisiyle belki yirmi yıldan fazla haberleşemedik ama gördüm ki sıcaklığımızı hiç kaybetmemişiz. Böyle bir ortamda birdenbire karar verdik St.  Petersburg’a gitmeye. Tam da benim görmek istediğim şehirler arasında sıranın artık ona geldiğini düşündüğüm bir dönemde. Üstelik üç gün gibi çabucak bitecek ve yoğun yaşanacak bir süreliğine. Kısa gezilere bayılırım. Evine tadı damağında dönersin.

St. Petersburg sanat eserleri, kliseleri, katedralleri ve köprüleriyle ünlü oldukça iyi planlanmış bir şehir. En güzel kısmı da Ermitaj Müzesi’ne (The Hermitage Museum)evsahipliği yapması. Bu müzeyi gezmek benim için çok önemliydi. Binlerce sanat eseri, tablo, heykel, antika ve daha neler neler. Bunların herbiri oldukça değerli parçalar ve yüzyıllar önce çok önemli sanatçılar tarafından yapılmış. Şimdi bunlara yakın olmak, onları fotoğraflamak bir sanatsever için büyük zevk. Kanal gezisi yaparak şehrin siluetini seyretmek, opera izlemek, değişik Rus mimarisinin örneklerini görmek oldukça zevkli. Bir de bunları yaparken yanınızda anlaşabildiğiniz arkadaşlarınızın olması . İşte bu da büyük bir şans.

Gezimizin ilk bölümü Atatürk Havaalanı’nın CIP Lounge kısmında başladı dersem yalan söylemiş sayılmam. Burası küçük çaplı bir tatil köyü ayarında bir yer. Lüksün her taraftan fışkırdığı insanın oradan ayrılmayı hiç istemediği bir mekan. Bu kadarına gerek olmasa da insanoğlu şımartılmayı seviyor . Yüzlerce şarap seçeneği, aklınıza gelen her tür yiyecek, yorgunluğunu atmak isteyenler için masör, daha da yorgun olanlar için suit, güzel bir piyano, hafif hafif çalan klasik müzik ile uçağınızı kaçırma ihtimalinizin çok yüksek olduğu bir bölüm burası. Kalabalığın tenhalaştığı bu yerde yolculuğunuza gerçekten dinlenmiş olarak başlıyorsunuz. Gezimizin güzel geçeceği baştan belli olmuştu işte.

St Isaac Katedrali

Hazırladığım tur programına göre hemen işe başladık biz de. İlk gece tekne turuna çıktık ve dolunayda Neva nehri üzerinde gördük St. Petersburg’u. Anlayamadığımız menülerden yiyecek bir şeyler bulduk ve sipariş ettik. Yemeklerden fazla bir beklentiniz olmasın. Ortanın altı diyebilirim. Hatta yemeseniz daha da iyi olur.

Ertesi gün Ermitaj müzesi için beş saatimizi ayırdık ama  bu hiç  yeterli gelmedi. Çok büyük beş, altı binanın  toplamından oluşuyor bu müze. Uzmanların söylediğine göre  her bir esere bir dakika ayırmanız halinde tamamını gezmeniz yaklaşık sekiz sene sürebiliyormuş. İnanılmaz bir büyüklük. Bu ne sanat sevgisi böyle. Esas inanılmazı bu bence. Buradan çıkınca otelimize taksi ile dönelim dedik. İşte en sıradışı taksiciye de burada rastladık. Mikhail Glushkoff adındaki bu profesyonel taksiciyi ben baştan biraz abartılı bulsam da yakından tanıyınca oldukça takdir ettim. Düzgün ingilizcesinin yanında başka diller de biliyor. Her eseri tüm detayları ile tarihiyle, ölçüsüyle anlatıyor. Her tür konuda uzun uzun sohbet ediyor ve insana gerçekten bir şeyler katıyor. Mikhail Gorbachev’a, Yves Saint Laurent’e, İsveç Prensi’ne ve daha bir çok ünlüye ulaşım hizmeti sağlamış, çok üst düzey kişilerle çalışmış, şehrin zengin ve asil ailelerinden birinin kızıyla evlenmiş, aynı zamanda çok beyefendi bir taksi şöförü. Kensine ait bir şirketi olmasına rağmen böyle bir durumda biz Türkler gibi oturmak yerine bilfiil çalışmayı seçmiş çalışkan bir insan. Kendisi ile irtibatı koparmadık hala haberleşiyoruz. Tekrar gidersek şehri onunla gezmek büyük keyif olur.

İkinci gün, Kanlı Klise diye bilinen Cathedral of Resurrection (Our Savior- on-the-spilt-blood)’ı gezdik. Pasta gibi ya da oyuncakgibi rengarenk bir klise burası. II. Alexander’ın burada ölümcül bir saldırıya uğraması sonucunda onun anısına ithafen yapılmışbir klise. İsmi korkunç olsa da dışı öyle güzel ki insan bakmaya doyamıyor. Rus kliseleri hiç Avrupa’dakilere benzemiyor. Birazİslam mimarisini çağrıştırdı banakalırsa. Klisenin etrafında içlerinden gelinlerin indiği bir dolu beyaz limuzin vardı. Biraz ileridede küçük bir köprü bulunuyordu. Yeni evli çiftler bu köprüye asma kilit takıp anahtarını nehire atıyorlarmış. Ebediyyen ayrılmasınlar diye. Köprünün üzerinde dans ediyorlar, eğleniyorlar, fotoğraf çektiriyorlardı. Görülmeye değer kareler vardı. Hatta bir kısmını kameraya bile kaydettim. Bir de St Isaac Katedrali var ki onun da özellikle içi muhteşem. Nereye bakacağını şaşırıyor insan. Her taraf resim ve heykel dolu. Değerli taşlarla süslenmiş, kilolarca altın harcanmış çok devasa bir yapı. Sovyetler Birliği döneminde devlet din kuruluşlarının faaliyetlerini durdurmuş. Burası da 1931′den 1990′a kadar müze olarak değerlendirilmiş. Kazan Katedrali de aynı şekilde 1932′de Din ve Ateizm müzesine çevrilmiş.

Üçüncü gün Catherine Sarayı, Peter ve Paul Kalesi, Aurora Kruvazörü ve bir de Cami gezdik. Peter ve Paul Kalesi şehrin ilk yapısı ve St. Petersburg’u kuran Büyük Petro tarafından yaptırılmış. Oldukça sakin ve panoromik bir yer. Bahçesinde talim yapan Rus askerlerine rastladık ve bir süre onları izledik. Sonbaharın tüm renklerini fotoğrafladık burada. Zamanımız az olduğu için koştura koştura buradan çıktık ve yakındaki camiye doğru yol aldık. Bu cami de Timurlenk’in mezarının bulunduğu Gür Emir Türbesi’nden esinlenilerek Nikolai Vasilyev adlı mimar tarafından inşa edilmiş. Hemen yakınlarında bulunan Ruslar için özel bir anlamı olan Aurora Kruvazörü’nü de ziyaret edip fotoğraflarımızı çektik. Son durağımız olan Catherine Palace’a yarım saatlik bir yolculuktan sonra vardık ve muhteşem bir saray ile karşılaştık. Çarlık Rusyası döneminde Çar ve Çariçelerin  nasıl bir şaşa içinde yaşadığını gördük. Çok geniş olan bahçesinde Rus-Türk savaşı sonucunda kazandıkları zafere ithafen yaptırılan bir çeşme bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir başarı elde etmenin zorluğu onları bu eseri yaptırmaya sürüklemiş anlaşılan.

Dolu dolu geçen üç günün sonunda bir okul gezisinden dönüyormuş gibi ayrıldık birbirimizden, sanki pazartesi sınıfda görüşecekmişiz gibi. Güzel ve lezzetli bir geziydi bu ama en güzeli okul arkadaşları ile birlikte yapılmış olmasıydı. Tuba, Neslin, İlter,  Arin’e, mezunlar gününü organize edenlere teşekkürler. Tabii bir de Şehremini Lisesi’ne.

0% Oyla
Yazan - Ara 3 2011. Kategori Anılar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yapabilmek için, kayıtlı olmanız gerekmektedir Giriş

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım: SetuP Bilgisayar